Öylesine

Yaprakları dökük, cılız bir ağacın gölge vermezliği gibi hissediyordu. Yolun kıyısından gidiyor, yanından geçenlerden ürküyordu. Bir araba, bir bisikletli, bir insan… Bir sağa, bir sola bakıyor, buğulanmış gibi gördüğü çevreyi gözlerini defalarca kez kırparak anlamlandırmaya, gördüğü fotoğraf ile kafasındaki arasında bağ kurmaya çalışıyordu.

Duvarları parasızlıktan yeşile, maviye, beyaza; evde-komşuda ne kalmışsa ona boyalı, acemi fırça izlerinin göze battığı evlerden hızlıca geçti. Sokağın başında durdu, uzun uzun baktı. Gözlerini kırpıştırmaya, aradığını bulmaya çalışır gibi kafasını oynatmaya başladı. Bir çocuk gördü. Bir de kedi. Sarı kedi. Sokağın kimsesiz iki sahibi, aralarında bir oyun başlatmıştı.

Kedi, çocuğun etrafında dolanıyor. Sonra, bacaklarının kıyısına gelip, hafifçe sürtünüyor, kuyruğunu havaya dikip, gerim gerim geriniyor ardından da hoşça bir titreme ile çenesini çocuğun avucuna bırakıyordu.

Sevgisizliği ensesinden anlaşılan çocuk ise, bu oyun arkadaşını incitmemek için o kadar narin davranıyordu ki, kedinin yanlış bir hareket ile kendisinden kaçıp gitmemesi için adeta nefes almadan, talimatları yerine getiriyordu. Bu oyunda kurallar sokak kedisinindi. Çocuk, kurallara uyuyordu. Hem uymasa ne olacaktı ki? Evlerin bacalarından sokağı saran kömür kokusu içinde kimsecikler yoktu oyun oynayacak. Babası da yoktu zaten ne zamandır. Hikayesini anlatacak kimse de.

Çocuk sokağın başında kendisini izleyen adamdan habersizdi. Adam, sokaktan yavaşça geçti. Çocuk ve kedinin yanına yaklaşırken, kedi ürküp kaçtı. Çocuk, oyun arkadaşını kaçıran bu adama kötü kötü baktı. İçinden tükürmek geldi. Yapamadı.

Adam, çocukla kedinin arkadaşlığından habersiz, sanki hiçbir şey olmamış gibi yoluna devam etti. Sokağın sonuna geldiğinde, aradığını bulmuş gibi gülümsedi. Sağında, kahverengi tuğlalarla örülmüş üç katlı evin giriş kapısı vardı.

devamı gelecek…

eski-mahalle

Reklamlar

Şarkı söyleyelim mi?

“Şarkı söyleyelim mi?” dedi adam. “Bir şarkı, ikimizin bu evrene bırakabileceği belki de en temiz şey bu olur.” Kadın, kafasını öne eğmiş, kum tanelerini avucuyla toplayıp yumruğunu sıkıyor, bir kum saatinin akışı gibi tanecikleri avucundan aşağı bırakıyordu. Bunu yaparken, sanki adamı hiç duymamış gibiydi. Eliyle kumu avuçluyor, tüm gücüyle sıkıyor, kum tanecikleri hızlıca avucunda süzülüyor, rüzgarla savruluyordu.
Adam, denizin en sakin anında, dalgaların kıyıya vurup, geriye çekilmek için derin bir nefes aldığı esnada başladı şarkısına. Kadın, adamın hoş sesi ile irkildi. İkisinin de bilmediği bir dildeydi şarkı. Kadın, adamı dinledi. Eşlik etmesi için kadının, bekledi adam. Bekledi… Deniz yeniden dalgalandı. Rüzgar kadının avucundan kum tanelerini savururken, zaman bir taneciğin diğer taneciğin ardından döküldüğü an kadar geçti, bir şarkıya eşlik etme zamanı kadar, bir rüzgarın buluta değdiği, iki sevgilinin el ele tutuştuğu, bir kuzunun annesine koştuğu an kadar geçti zaman… Kadın, bekledi. Adamın, şarkısına onunla birlikte devam edip etmeyeceğini merak ediyordu. Adam bekledi. Kadının, şarkısına onunla birlikte devam edip etmeyeceğini merak ediyordu. Adam, bilmediği dilin bilmediği şarkısını söylemeye devam etti. Kadın, binlerce yıl orada kaldı.

 

sea-2563389_960_720

Kusura bakmayın

Kusura bakmayın. Bugün kendimi öldüremem. Ödenecek faturalarım var benim. Hem çayı yeni koydum. Demini alır 5 dakikaya. Çamaşırları asmam gerekiyor. Sonra… Çayla sigaramı paylaşacağım. Harman olacak ikisi içimde. Biraz gökyüzünü seyredeceğim, uydu antenlerini, balkonlardan sarkmış halıları, evde kalmış kızlara bakacağım perdeler arkasından, sokaklarda oynayan çocuk arayacak gözlerim biraz, dıkşın dıkşın seslerini özleyeceğim, kovboy olmuş çocukluğumda, bir sigara daha yakacak ve sardunyaları seveceğim. O yüzden, kusura bakmayın bugün kendimi öldüremem. Akşam olunca sofrayı kuracağım tek kişilik, sonra; televizyonda Sadri Alışık’ı aramakla geçecek zamanım, haberler, bültenler, cinayetler, kazalar, müzikler, şarkılar, dansözler, erkekler, kadınlar, güzel kadınlar, güzel… Uyuyacağım belki, bir sağa dönerek bir de sola. Elimi atacağım, bulamayacağım. Boşluğun boşluğunu hissederken, yuvarlanacağım içimde. Tepetaklak olmuşken kalkacağım, üstümü başımı silmem gerek, bu tozu, çamuru. Çamaşırları sepete koyacağım daha, beyazları atacağım önce. Kirliler de birikti. Çay demleyeceğim, sigara içeceğim. Kusura bakmayın, bugün kendimi öldüremem. Yarına kefil değilim.

Yıldız tozundan çaresizliğe

jesus-christ.jpg!Large

Fon müziği eksik hayatın. Arkada çalan bir keman olsa mesela ya da bir piyano, daha anlamlı kılar mıydı yaptıklarını? “İsa olmak” gibi bir durumdu yaşadığı. İsa’nın İsalığını bilmese kimse, çarmıha gerilmesi neye yarardı? İsa çarmıha gerildiği için mi inandı herkes O’na, yoksa hikayesi için mi? İntihar eden birisi neden mektup bırakırsa ardında, belki İsa’nın da (ya da adı her ne ise), duyulma çabası değil midir yaptıkları. Sessiz sedasız dua edenler mi daha yücedir yoksa toplanan kalabalıklar mı? Gösterişsiz bir hayatın içinden geçmek varken, ben buradayım demenin çabası kimedir? Nasıl tahammül ediyor pazarda elma satanlar, kapıcılar, çöpçüler, terziler? Geçip giden bir hayatın arka fonunda gri bir bez parçasıymışçasına sallanan zamanı harcamak adına yaptıkları her şey için. Oysa, çığlığını duyurma çabası yok mudur onların da. Çektiği her bir nefes sigarasından, çığlık çığlığa bir isyan değil midir? Peki nedir yaşananlar? Bir uzay parçacığından elli ayaklı, saçlı kıllı bir yaratığa dönüşen bu bünyede, his denilen şey bir biyokimyasal reaksiyon değil ise eğer, nedir? Eksik nedir burada? Tamamlanan nedir? Çabalamanın mantıksızlığı içerisinde, toprağı, havayı, denizi hissetmeden taş yığınları içinde alınan her nefesin sorumlusu kimdir? İspat yükümlülüğü ile geçen zamanın sevgisizliği içinde başka bir dile muhtaç olmanın acizliği ya da… Arapça bir şarkı, Fransızca bir şiir, Almanca bir roman, Rusça bir yazı. Tek isteği, insanca bir nida değil midir oysa? Bakın ben buradayım, etten, kemikten, yıldız tozlarından, okyanusun dibindeki balıklardan, kraterlerden, ağaçlardan, böceklerden, kurtçuklardan gelen ve yine ete, kemiğe, yıldız tozuna, okyanusunu dibindeki balıklara, kraterlere, ağaçlara, böceklere, kurtçuklara giden insan. Bunca karmaşaya rağmen, intihar mektubu yazmaya vakit bulan, geride bıraktıkları için bu inceliği gösteren ve bunu uzay boşluğunun anlamsızlığı içinde bilinçli bir şekilde yapan, her şeyi öğrendiği gibi, bunu da sonradan öğrenen insan, çaresizliğin öğrenilmişliğinin kanıtı olan insan… Çaban nedir? Niyedir? Çaresizliği öğrendiğin gibi, bunu da öğrensen ya…

Girizgah

Bölüm 1

Hava karardı. Güneşin, bulutların arkasına sığınması ile başlayan sıralama, binlerce yıldır tekrar etmenin verdiği rahatlıkla devam ediyordu. Gün, tatlı bir karanlığa doğru salarken kendini, karşıdaki dağlardan lacivert bir ışık gibi yansıyordu gökyüzü. Ağaçların hışıtrısı akordu yeni yapılmış bir piyanonun çaldığı bilinmeyen senfoniymişcesine kulaklarında akıp giderken, güneşe alışkın vücudunda karanlıkla birlikte bir ürperti hissetti kadın. Üzerine ince bir hırka attı. Hırkayla, saçları savruldu, saçlarıyla kokusu da savruldu, düşünceleri savruldu, bakışları savruldu. Karşısında duran nesneler sabit kaldı. Bu savruluşu izlemenin tadına varmak için nefesini tutanlar bile oldu. Rüzgar esti. Ürpertiler içinden geçti vücudu. Titremenin en uzun tonunu yaşadı. Sonra, bacaklarını uzatarak balkon demirlerine, karşısında omuzomza duran ardıçlara baktı, içlerinden birisini gözüne kestirip, sakladığı rengi bulmaya çalıştı karanlığın içinde. Sanki, yeşilin en yeşilini yakalamak istermiş gibi gözlerini kıstı, o esnada yanından bir kumru geçti. Rengini toprak alacasından alan, kafasının üstünde hafif bir grilik ile kanatlarına doğru açıktan koyuya uzanan bu kuşa nasıl bu kadar dikkat ettiğine, gözünün önünden geçişinin bir zaman dilimine sığmasının anlamsızlığına daldı bu kez. Hayatın, anlık hafızalardan oluştuğunu anımsadı. Kumsalda yürürken ayağını sürte sürte gittiği, kumları parmak aralarında hissettiği, uzanıp sırtüstü gökyüzüne baktığı ve yıldızları sayma yarışına giriştiği akşam ile kumruyu gördüğü an arasında gizliden bir bağ kurdu. Sabaha kadar süren anların toplamında yaşadığı mutluluğu hatırladı. Şimdi, penceresinde fesleğenlerin kurumaya başladığı, sardunyaların solmamak için direndiği, üşüdüğü bu balkonda, içten bir sorgulamaya girişti.

Devamı gelecek…

ORMAN.jpg

Herşeyimahvetmeküzerinebirdeneme

Ship_with_butterfly_sails_3ef3707f-c644-4079-a280-f6edf5b526de.jpgGüzel giden bir şeyin verdiği huzursuzluğu yaşayanlardansanız, iyi anlaşacağız.

Gömleği kırışmayanlar, ayağı taşa takılmayanlar, benzini hiç bitmeyenler ve yolda kalmayanlar, hesabı eksiksiz ödeyenler, saati hiç durmayanlar, bir işaretle taksi çağıran aynı başarıyı garson çağırırken de gösterenler, terk edilmeyenler, üzerine kapı kilitlenmeyenler, geri çevrilmeyenler, işsiz kalmayanlar, otobüsü kaçırmayanlar hiç, denize girerken şortuna kum kaçmayanlar, gözlüğü buğulanmayanlar hele, gidenin arkasından el sallamayanlar, paranın üstünü saymadan alanlar anlayamazlar bizi.

Düzenliliğin düzensizliğine tahammül edip, düzensizliğin düzenine alışan bizleri anlamlandıramazlar.

Yazının bitmesini de…

Kendimi bulacağım

Çingeneleri seviyorum, ötekileri, çemberin dışındakileri, çöplüğü karıştıran adamları, yol kenarında bekleyen kadınları, hırsızlayan çocukları, transları, sabahçı kahvelerini, pavyon fedailerini, gerçeği arayanları, bulamayanları, bilekleri kesikleri, boynuna ipi dolayanları, tetiğe asılanları,

kaldırımda yatanları seviyorum. İnsanın kendini bulması ne garip…